Türkiye ve Dünya İçin İstanbul Neden Çok Önemli?

Ticaret verilerine baktığımızda Türkiye'den gerçekleşen ihracatın yarısınin İstanbul'dan gerekleştigini görüyoruz İstanbul Sanayi Odası'nın açıkladığı en büyük 500 sanayi kuruluşu listesinde ilk 10 sırada yer alan şirketlerin yarısı İstanbul merkezli. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın açıkladığı son verilere göre İstanbul'u ziyaret eden turist sayısı, 2019'un ilk dört ayına tekabül eden Ocak-Nisan döneminde son beş yıl içindeki en yüksek yabancı ziyaretçi sayısına ulaştı. Peki Türkiye ve Dünya İçin İstanbul neden bu kadar çok önemli? İşte bu sorunun cevabı, İstanbul’un kuruluş, gelişme tarihi ve bugünü…

Türkiye ve Dünya İçin İstanbul Neden Çok Önemli?

Ticaret verilerine baktığımızda Türkiye'den gerçekleşen ihracatın yarısınin İstanbul'dan gerekleştigini görüyoruz İstanbul Sanayi Odası'nın açıkladığı en büyük 500 sanayi kuruluşu listesinde ilk 10 sırada yer alan şirketlerin yarısı İstanbul merkezli. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın açıkladığı son verilere göre İstanbul'u ziyaret eden turist sayısı, 2019'un ilk dört ayına tekabül eden Ocak-Nisan döneminde son beş yıl içindeki en yüksek yabancı ziyaretçi sayısına ulaştı. Peki Türkiye ve Dünya İçin İstanbul neden bu kadar çok önemli? İşte bu sorunun cevabı, İstanbul’un kuruluş, gelişme tarihi ve bugünü…

Nurgül Yılmaz
Nurgül Yılmaz
23 Haziran 2019 Pazar 14:37
Türkiye ve Dünya İçin İstanbul Neden Çok Önemli?
banner84

Araştırma: Nurgül Yılmaz

İstanbul’un tarihi, Yenikapı Theodosius Limanı kazılarıyla gün ışığına çıkan Neolitik çağ yerleşimiyle, 8500 yıl geriye uzanmış, bu süreçte kentin geçirdiği kültürel, sanatsal, jeolojik değişim ve kent arkeolojisi hakkında yeni bir dönem açılmıştır. Şüphesiz, İstanbul’un tarihi ile ilgili en göze çarpan özelliği, Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu gibi üç evrensel imparatorluğa başkentlik yapmış olmasıdır. M.S. 4. yüzyılda Roma İmparatorluğu çok genişlemiş; İstanbul, stratejik konumundan dolayı, İmparator Büyük Konstantin tarafından Roma’nın yerine yeni başkent olarak seçilmiştir. Kent 6 yılı aşkın bir sürede yeniden düzenlenmiş, surlar genişletilmiş, tapınaklar, resmi binalar, saraylar, hamamlar ve hipodrom inşa edilmiştir. 330 yılında yapılan büyük merasimlerle, kentin, Roma İmparatorluğu’nun başkenti olduğu resmen açıklanmıştır. Yakın çağın başladığı dönemde İkinci Roma ve Yeni Roma adları ile anılan kent, daha sonra "Byzantion" ve geç devirlerde Konstantinopolis olarak adlandırılmıştır. Halk arasında ise kentin adı tarih boyunca "Polis" olarak anıla gelmiştir. Büyük Konstantin'den sonraki imparatorların da şehri güzelleştirme çabalarının devam ettiği anlaşılmaktadır. Kentteki ilk kiliseler de Konstantin'den sonra inşa edilmiştir. Batı Roma İmparatorluğu’nun 5. yüzyılda çökmesi nedeniyle, İstanbul, uzun seneler Doğu Roma İmparatorluğu’nun (Bizans) başkenti olmuştur. Bizans döneminde yeniden inşa edilen kent, surlarla tekrar genişletilmiştir. Günümüzdeki 6492 m. uzunluğundaki ihtişamlı şehir surları, İmparator Il. Theodosius tarafından yaptırılmıştır. 6. yüzyılda nüfusu yarım milyonu aşan kentte, İmparator Justinyen idaresinde bir altın çağ daha yaşanmıştır. Günümüze kadar ulaşan Ayasofya, bu dönemin bir eseridir. 726-842 yılları arasında kara bir devir olan Latin egemenliği, 4. Haçlı seferinin 1204 yılında şehri istilası ile başlamış, tüm kilise ve manastırlar ile abidelere kadar şehir yıllar boyu talan edilmiştir. 1261'de idaresi tekrar Bizanslıların eline geçen kent, eski zenginliğine tekrar kavuşamamıştır. İstanbul, 53 günlük bir kuşatma sonrası, 1453'te Türklerin eline geçmiştir. Fatih Sultan Mehmet'in savaş tarihinde ilk defa kullanılan iri boyutlardaki topları, İstanbul surlarının aşılmasının önemli bir sebebidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti buraya taşınmış, ülkenin çeşitli yerlerinden getirilen göçmenlerle şehir nüfusu arttırılmış, boş ve harap olan şehrin imar çalışmalarına başlanmıştır. Şehrin eski halkına din hürriyeti ve sosyal haklar tanınarak, yaşamlarını sürdürmeleri sağlanmıştır. Fetihten yüzyıl sonra ise Türk Sanatı şehre damgasını vurmuş, kubbeler ve minareler şehir siluetine hakim olmuştur.

16. yüzyıldan itibaren Osmanlı Sultanlarının Halife olmalarından ötürü, İstanbul tüm İslam dünyasının da merkezi olmuştur. Sultanların idaresinde şehir tamamen imar edilmiş, büyüleyici bir atmosfere bürünmüştür. Eski akropolde kurulu Sultan Sarayı, Boğaziçi'nin ve Haliç'in eşsiz manzarasına hakim kılınmıştır. 19. yüzyıldan itibaren Batı dünyası ile sıklaşan temaslar sonrası, camiler ve saraylar, Avrupa mimarisi tarzında, Boğaziçi kıyılarına inşa edilmeye başlanmıştır. Kısa sürede inşa edilen birçok saray, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminin de sembolleridir. 20. yüzyılın başında, İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu’nun sona ermesine şahit olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu parçalanırken ve iç ve dış düşmanlar kendi payları için mücadele ederken; Mustafa Kemal Atatürk, Türk Milletinin desteğini alarak, silah arkadaşları ile birlikte, vatan toprağının kurtarılması için mücadeleye girişmiştir. Milletin iradesi ile kazanılan Kurtuluş Savaşı’nı müteakiben; Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde, 1923’te Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.

Bu süreçte, başkentin Ankara'ya taşınması, İstanbul’un önemini değiştirmemiştir. Bu eşsiz şehir, büyüleyici görünümü ile dünya üzerindeki en önemli kültür-turizm-sanat-finans ve ticaret başkentlerinden biri olmayı sürdürmektedir.

İstanbul'un Kurulduğu Alan ?

Bugünkü İstanbul ili eskiçağın üç kentini, Byzantion, Kalkhedon (Kadıköy) ve Selymbria`yı (Silivri) içine alıyordu. İstanbul Boğazı`nın her iki yakasında yer alan Byzantion ve Kalkhedon, günümüz İstanbul`unun çekirdeğini oluşturan yerleşmelerdir. Selymbria ise kentin dışında, Silivri ilçesi sınırları içinde kalmaktadır.

Marmara Bölgesi`nin yerleşime sahne olan en eski yöreleri olması nedeniyle İstanbul`un Anadolu ve Trakya yakalarındaki tarihöncesi yerleşmeler (Yarımburgaz Mağarası ve Fikirtepe gibi) "Dünya Kenti İstanbul" sergisi çerçevesinde ele alnımış; ancak İstanbul`un tarihsel geçmişi ve kent olgusu Byzantion ile özdeş olduğundan bu yazının konusu ve kapsamı-"Dünya Kenti İstanbul" kitabı için- Byzantion ile sınırlı tutulmuştur.

Yarımburgaz Mağarası. İstanbul'un İlk Yerleşim Yeri

Byzantion, Avrupa ile Asya`yı ayıran İstanbul Boğazı`nın (Bosporos) Trakya yakasında, bugün, Topkapı Sarayı ve Ayasofya`nın kapladığı alan üstünde kurulmuştu. Yani, Sarayburnu ve hinterlandı Byzantion`un çekirdeğini oluşturuyordu. Kent zamanla gelişmiş, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerinde, kabaca bugün Eminönü ve Fatih ilçelerinin bulunduğu alana yayılmıştır. İstanbul`un sözkonusu dönemlerine ait izlerin bulunduğu bu alan günümüzde Tarihi Yarımada olarak anılmaktadır.

Byzantion – İstanbul’un Kuruluşu

İstanbul’un kuruluşu MÖ 667’ye dayanır. İlk olarak bugünün Sarayburnu’da, yüzölçümü Topkapı Sarayı’ndan (yaklaşık 10 KM2’den) daha küçük bir alanda kurulduğu tahmin edilmektedir. Megaralı Kral Byzas tarafından kurulan kent, balıkçılık ve tarımla uğraşmasına rağmen kısa zamanda bölgenin en önemli ticaret merkezlerinden biri olmuştur. Tarihçiler, MÖ 5.yy’dan sonra demokrasi ile yönetildiğine dair izlere ulaşmışlardır.

Byzantion adı, MS 196’da Roma İmparatorluğuna dahil olana kadar kullanılmıştır.

İstanbul’un Kuruluş Efsanesi

İstanbul’un kuruluş efsanesi deyince akla birkaç farklı efsane geliyor. Tarihi güzelleştiren ve eğlenceli hale getiren bu hikayelere inanmak ya da inanmamak ise tarih severlere ve tarih meraklılarına kalmıştır.

Geleneğe göre, Byzantion`u Orta Yunanistan`daki Megara kentinden gelen kolonistler kurmuşlardır. Ancak olasılıkla Megaralılar`a başka yerlerden, özellikle Kalkhedon`dan ve Mileytos`tan gelenler de katılmıştı.
Bir görüşe göre, Megaralıalr`ın başında kurucu olarak Byzas vardı; kentin adı da Byzas`tan gelmektedir. İstanbul Boğazı ve Byzantion`un kuruluşuna ait mitolojik öykü şöyledir:

Argos kralı İnakhosûn kızı olan İo, aynı zamanda Argos kentindeki Hera Tapınağı`nın rahibesidir. Bir gün İo`yu gören Tanrı Zeus, ona aşık olur. Kocası Zeus`un bir başkasına ilgi duyduğunu öğrenen Hera, kıskançlığa kapılarak İo`yu Zeus`tan ayırmanın yollarını arar. Zeus, İo`yu Hera`nın gazabından korumak için sevgilisini inek biçimine sokar. Ancak Hera, ineğin kendisine verilmesini ister. İo`yu alır ve bin gözlü dev Argos`u başına nöbetçi diker. Zeus da Hermes`i göndererek devi büyüleyip öldürtür. İo devden kurtulmuştur; ama Hera bu kez de bir at sineğini İo`ya musallat eder. Sinek ısırdıkça, inek kılığındaki İo`nun canı yanar; Trakya`dan İstanbul Boğazı`na gelir, boğazı geçerek Asya yakasında kıyıya çıkar. Bu öyküden dolayı İstanbul Boğazı, "inek geçidi" anlamına gelen Bosporos adını alır. İo, "Altın Boynuz"u geçtikten sonra bir kız çocuk dünyaya getirir. Adını Keroessa koyar. Keroessa`nın Deniz Tanrısı Poseidon`dan Byzas adlı bir çocuğu olur. Byzas büyüyünce, annesinin kendisini doğurduğu yerde bir kent kurar. Kent, kurucusu Byzas`tan dolayı Byzantion olarak adlandırılır. Her ne kadar Byzantion`un kuruluşunda Megarılılar`ın rolü varsa da, Trak ve Anadolu öğeleri de bulunduğundan, Byzantion`u salt bir Yunan koloni kenti olarak görmemek gerekir.

Kentin kurucusu olarak daha geç bir tarih geleneğinin ürünüdür. Byzantion`un Roma İmparatorluk Dönemi sikkelerinin ön yüzünde Byzas`ın miğferli ve sakallı büstü ile adı yer alır. Bu sikkelerin arka yüzünde betimlenen gemi ise, bir görüşe göre, Byzas`ı Megara`dan Byzantion`a getiren gemidir.

Megaralı Kral Byzas Efsanesi Byzantion

Kral Byzas tarafından kurulan İstanbul ve Sınırları Megaralı Kral Byzas’ın efsanesi, gerçeğe en yakın ve tarihçiler tarafından da kabul gören hikayedir. Aynı zamanda en çok bilinen efsanedir. Kral Byzas’ın, Yunan Mitolojisi’nin en önemli karakterlerinden olan, Denizler Tanrısı Poseidon’un oğlu olduğu da anlatılır. Kral Byzas ile ilgili bilgileri ise bir başka yazıda ele alacağım.

Efsaneye göre Yunanistan’ın Megara kent devletinde yaşayan Kral Byzas, çeşitli nedenlerden Yunan yarımadasını terk etmek zorunda kalır ya da kendisine yeni bir koloni kurması görevi verilir. Yeni şehrini nereye kurmasını gerektiğini Delfi (Delphi) tapınağının kahinine sorar. Kahinden aldığı cevap: ”Körler ülkesinin karşısına” olur.

Megaralı Byzas, halkıyla birlikte İstanbul Boğazı‘nı geçerek Khalkedon’a yani bugünkü adı ile Kadıköy’e (ya da doğru tabirle Kadıköyü’ne) kadar gelir. Burada Sarayburnu’nun mükemmel konumunu fark eder. 3 tarafı sularla çevrili bu yarımada kusursuz bir doğal korunma alanına sahiptir. Üstelik su havzası nedeniyle tarıma ve balıkçılığa da uygun olduğu bellidir. Bunun üzerine “Kahin’in bahsettiği körler ülkesi burası olmalı” der. “Bu kadar iyi bir konum varken buraya şehir kuranlar ancak kör olabilirler” diyerek Sarayburnu’na geçer ve Dünyanın en eski kentlerinden birinin temellerini atar.

Bu yeni şehir, halk tarafından krallarının adı ile anılır: Byzantion. Bazı kaynaklarda Byzantium olarak da geçmektedir.

Süleyman Peygamber Efsanesi

Süleyman Peygamber Efsanesi kronolojik olarak daha eskiye dayanmaktadır.

Efsaneye göre Hz Muhammed’in doğumundan 1600 yıl önce, dünyaya Davud peygamberin oğlu Süleyman peygamber hükmediyormuş. Yalnız, Ferenduz adasında yaşayan bir kral olan Büyük Saydun, Hz Süleyman’a biat etmemiş. Saydun’un başkaldırısı üzerine; insanların, cinlerin, hayvanların ve tüm bitkileri Sultanı olan Peygamber Süleyman, ordusu ile birlikte Saydun’un üzerine yürümüş. Savaşta yenilen Kral Saydun orada ölürken; yeryüzünün en güzel kadını olan kızı Aline ise Hz Süleyman ile evlendirilmiş.

Yunan yarımadasına kadar gelen Sultan, mutsuz olan eşine neden daima ağladığını sorunca beklemediği bir cevap alır: Yeni eşi Aline kendisine orada bir saray yaptırmasını ve ömrünün kalanını burada babası için ibadet ederek geçirmesine müsaade etmesini ister. O’da, Atina’da Aline’nin bu isteğini yerine getirip, o zamanlar Hünkar Bahçesi olarak anılan Sarayburnu’na gelir ve burayı çok beğenir. Havasına, suyuna ve manzarasına hayran kalınca buraya da büyük bir saray yaptırır ve kıyamete kadar buraların korunması için dua eder.

İstanbul’un kuruluş tarihine bu şekilde adını yazdıran Süleyman Peygamber, rivayete göre tekrar Atina’ya gider ve burada Aline’yi babası için ibadet ederken değil, babasına tapınırken görür ve onu da öldürüp, Kudüs’e geçer.

Madyanoğlu Yanko Efsanesi

Madyanoğlu Yanko Efsanesi ise hikayelerden bir diğeridir. Zamanın henüz yazılmadığı çağlarda, Kısraktan doğan bir hükümdar yaşamıştır: Yanko. Kısraktan doğduğu için kendisine Madyanoğlu denilen bu hükümdar zevke ve eğlenceye çok düşkünmüş. Bir eğlence sonrası uykuya dalan hükümdar, uyandığı vakit kendisini yeryüzünün en güzel manzarasına, suyuna, havasına ve gökyüzüne sahip bir yerde bulmuş: Sarayburnu’nda!

Sıkılıp usanıncaya kadar burada (eski İstanbul) kalmaya karar veren Madyanoğlu Yanko’nun tebaası, ona burayı hiçbir zaman terk etmek istemediklerini iletince büyük hükümdar buraya bir şehrin kurulması için talimat verir ve görkemli bir saray yaptırarak işe önce kendisi başlar. Bu şekilde İstanbul’un kuruluşu ve gelişimi de başlar…

Kuruluş Tarihi

"Tarihin babası" olarak anılan Herodotos (M.Ö. 5 yy), Byzantion`un Kalkhedon`dan 17 yıl sonra kurulduğunu söylemektedir. Herodotos`tan çok sonra, Roma İmparatorluk Dönemi`nde yaşamış olan Eusebius ise Kalkhedon`un kuruluş tarihini MÖ 685, Byzantion`unkini ise MÖ 660/659 olarak vermektedir. Gerek tarihçi Herodotos, gerek MÖ I-MS I. yüzyılda yaşamış Amaseialı (Amasya) coğrafyacı Strabon, İstanbul Boğazı`ndaki ilk yerleşimin Anadolu yakasındaki Kalhdeon`da olmasının, Kelkhedonlular`ın kör olmalarıyla açıklanabileceğini aktarmaktadır.

Kör olmasalardı, karşı kıyıda böylesine elverişli bir yer dururken gelip buraya yerleşmezlerdi. Anlaşılan, Kalkhedon`un "körler ülkesi" olarak anılması Antik Çağ`da bilinen bir öyküydü. Sonuç olarak, Byzantion`un MÖ 7. yüzyılın ortalarında ve Kalkhedon`dan sonra kurulduğu söylenebilir.

Kentin Stratejik Önemi

Byzantion ile ilgili en ayrıntılı bilgi Yunan tarihçi Polybios`tan (MÖ 23. yy) alınmaktadır. Polybios, Byzantion`un deniz kıyında çok güvenli ve zengin bir kent olduğunu söylemektedir. Gerçekten Byzantion, startejik konumu dolayısıyla Karadeniz ile Ege dünyası arasındaki ticaretin kilit noktasıydı.

Önceleri, Boğaz`dan geçişler, yani deniz yolu önemliydi. Anadolu`ya ya da Anadolu`dan Trakya`ya geçişler de başlayınca, Byzantion`un statejik önemi iyice artmıştır. Bilindiği üzere, ilk ve önemli geçişi Pers kralı I. Dareios (MÖ 522-486) , İskit seferi sırasında yapmış; bu amaçla gemiler yan yana dizilerek bir köprü oluşturulmuştu.

Boğaz`daki Akıntının Byzantion için Önemi

Polybios`tan alınan bilgiye göre Boğaz`daki akıntı, gemilerin Byzantion`a daha kolay ulaşmasını sağlamakta ve Haliç gemiler için liman görevi görmekteydi. Byzantion`dan Karadeniz ya da Çanakkale Boğazı yönünde gitmek, Kalkhedon`a göre çok daha kolaydı. Akıntının lehine olması dolayısyla Boğaz`daki trafiğin denetimi de Byzantion`un elindeydi. Ayrıca, akıntının, palamutların yönünü Kalhdeon`dan Bytzantion`a çevirmesi kente büyük yarar sağlıyordu.

Balıkçılık ve Tarım

İstanbul`da balıkçılık, eskiçağda da çok önemli bir gelir kaynağıydı. Her yıl Boğaz`dan geçerek Karadeniz`den Ege`ye göç eden palamutlar neredeyse kentin simgesi omuştu. Özellikle, "Altın Boynuz" olarak ün yapan Haliç, palamut kaynamaktadaydı. Balıkçılığın Byzantion için çok önemli olduğu, kentte basılmış sikkelerin üstünde yer alan balıklardan ve balıkçılıkla ilgili araç gereç betimlemelerinden anlaşılmaktadır. Nitekim Strabon da akıntının palamutları Khalkedon önlerinden Byzantion yönüne süreklediğini anlatırken Boğaz`daki palamut zenginliğinden söz etmekte; hatta Haliç`te palamutların elle yakalanacak kadar bol olduğunu söylemektedir.

Byzantion`un Roma imparatorluk Dönemi sikkelerinden bazen yan yana iki palamut balığı bazen de iki palamut balığı arasında bir yunus betimlenmiştir.

Byzantion`un toprakalrı da çok verimliydi. Ekim yapıldığında iyi ve nitelikli ürün alınıyordu. Fakat Byzantionlular, tarlalarının Traklar tarafından yağmalanmasından korktukları için güvenlik içinde ekim yapamıyorlardı. Byzantion`un ilk gümüş sikkelerinde yer alan sığır da, kentin sığır yetiştirdiğine bir kanıttır. Ayrıca, Hellenistik Dönem sikkelerinde Tarım ve Bereket Tanrıçası Demeter, elinde bereket boynuzu ile betimlenmiştir.

İstanbul Boğazı Tarihi ve Efsaneleri

Bosphorus ve Golden Horn ne demek, anlamı nedir bu kelimelerin? Bu isimler nereden gelmektedir? Tarihi İstanbul ile ilgili efsanelerin en eskileri ve en ilginçleri belki de Bosphorus (İstanbul Boğazı) ve Golden Horn’a (Altın Boynuz –Haliç) aittir. Buna rağmen herhalde en az bilinen hikayelerdir. Bosphorus ve Golden Horn isimlerini genellikle (yabancı) turistlerin haritalarında ya da İngilizce hazırlanmış İstanbul seyahat ve gezi kitaplarında görürüz.

Bosphorus – İstanbul Boğazı Efsanesi

İstanbul boğazı yani Bosphorus efsanesi aslında İstanbul’un kuruluşu ile ilintili bir hikayedir. Adı geçen yazımızda belirttiğimiz gibi Kral Byzas’ın anneannesi ve Hera tapınağının rahibesi İo, Yunan mitolojisinde Tanrıların Kralı olarak geçen çapkın Zeus ile aşk yaşamaktadır. Zeus ve İo bir gün birlikteyken, Zeus’un eşi ve baş tanrıca Hera durumun farkına varır. Bunu üzerine baş tanrı İo’yu boynuzlu bir ineğe çevirir. Başına diktiği dev, kralın adamları tarafından öldürülünce Hera, İo’nun başına bu sefer bir sinek musallat eder.

İstanbul Boğazını Bosphorus olarak adlandıracak olan hikaye de tam burada başlar. Efsaneye göre İo sinekten kaçarken; yolları, ovaları, dağları ve hatta kıtaları aşar ancak bir türlü kurtulamaz. Sonunda derin bir vadinin kenarına dek gelir: İstanbul Boğazı. Tam vadiyi geçerken, alan suyla dolar ve İstanbul Boğazı oluşur.Haliç’e Pierre Loti tepesinden bir bakış.

Boğaziçi’nin adı böylece oluşur: (Emin olmamakla birlikte) Greekçe “boos”un inek, “foros”un ise geçit anlamına geldiği yönünde bilgilere ulaşabiliyoruz. Eski Yunanca inek geçidi anlamına gelen Bosphorosus ve bugünkü İngilizcede Bosphorus adı böylelikle bügüne dek gelir.

Haliç Altın Boynuz – Golden Horn Efsanesi

Haliç Golden Horn efsanesi de bu hikaye ile bağlantılıdır. Yalnız şöyle bir fark vardır, Golden Horn ismi ile ilgili tek bir efsane değil, birkaç efsane vardır. Sırasıyla ele alalım:

Altın Boynuz Hikayesi

Haliç (altın boynuz) ile ilgili bu efsaneye göre İo kaçarken sinekten kurtulmak için başını bir sağa bir sola sollar. Boynuzunu oradan oraya vurur ve toprak parçalarını birbirinden ayırır, derin yarıklar oluşturur. Bunlardan birisi de Haliç’tir. Altın renkli boynuzu ile bu iç denizi oluşturduğu için İngilizce altın – altından anlamına gelen “golden” ve boynuz anlamına gelen “horn” kelimeleri ile bu şekilde adlandırılmıştır.

Efsane Keroessa

Megaralı Kral Byzas’ın anneannesi İo’nun, boynuzunu sallarken oluşturduğu yarıklardan birisi de Haliç’tir. Burada kıyıya çıkınca bir kız çocuğu dünyaya getirir ve adını Keroessa koyar. Bu isim zaman içerisinde “keros” olarak yani boynuz anlamında kısalır.

Haliç’in çevresindeki toprakların bereketli olmasından mütevellit, bugün bilhassa Batılılar tarafından Golden Horn olarak adlandırılır. Hatta rivayete göre bu isim, annesinin anısına bizzat Büyük Byzas tarafından verilmiştir. Tabi eski Yunan dilinde.

Altınlarla Batan Gemilerin Rivayetleri

Eski İstanbul’da, Roma İmparatorluğu döneminde altın yüklü gemilerin boynuz şeklindeki Haliç’te battığı kabul edilir. İsmin buradan da gelmiş olabileceği şeklinde rivayetler vardır. Öyle ki yakın zamanda bir grup definecinin tonlarca altın buldukları ve gözaltına alındıkları yönünde haberler basında yer aldı.

Boynuz Şekli ve Güneş Işığı

Haliç’in şekli yukarıdan bakınca gerçektende bir boynuza benzemektedir. Eğer bir bahar ya da yaz günü, güneş doğarken Eyüp’te bulunan Pierre Loti tepesinden Haliç’e bakarsanız, nasıl altın gibi parladığına şahit olursunuz.

Altın boynuz adının aslında buradan geldiği de iddia edilmektedir. Gerçeğe en yakın söylenti de budur.

Kartalın Ağzındaki Yılan ve Bir Roma Efsanesi

Son olarak diğerlerinden biraz farklı bir hikaye daha var. Aslında bu Roma İmparatorluğu döneminden kalma bir rivayet. Gerçek İstanbul’a yani sur içindeki eski İstanbul’a, Anadolu yakasındaki bir tepeden, Büyük Çamlıca Tepesi’nden bakarsanız; Tarihi Yarımada’nın bir kartala benzediğini görebilirsiniz. Ve Haliç’in de bu kartalın ağzındaki bir yılana…Tarihi Yarımada (Kartal) ve Haliç (Yılan)

Çift başlı kartal bildiğiniz üzere önce Doğu Roma’nın ve sonra (Batı Roma yıkılınca) Roma İmparatorluğu’nun resmi arması olmuştur. Tek başlı, sola doğru bakan kartal ise Batı Roma’nın armasında yer alır. Nova Roma’nın arması ile ilgili teferruatlı bir yazıyı ileride ele alacağım.

İşte İstanbul Boğazı ile ilgili efsaneler de bu şekildedir. Eğer bir gün tarihi İstanbul boğazı nasıl oluştu diye bir soruyla karşılaşırsanız, yukarıdaki efsanevi hikayelerden birini anlatabilirsiniz

Tarihi İstanbul’u Bosphorus (İstanbul Boğazı) ve Golden Horn (Altın Boynuz – Haliç) efsaneleri ile güzellemek, tarihi daha da eğlenceli bir hale getirmektedir. Aynı zamanda Byzantion’un yani Byzantium’un hikayesini de daha ilgi çekici kılmaktadır.

Eski İstanbul’un Ekonomisi 

Byzantion hakkındaki bilgiler maalesef sınırlıdır. Kuruluş hikayesi hakkında bazı rivayetlerle birlikte, kurucusu Büyük Kral Byzashakkında kısmi bilgilere sahibiz. Şimdi, Byzantion’un ekonomik gelişimine dair uzun zahmetler sonucunda elde ettiğim bilgileri paylaşmak istiyorum. Yalnız belirtmek isterim ki bilgilerin mutlak doğru olup olmadığını bilemiyorum.

Eski İstanbul’un ekonomisi; ticarete, tarıma, denizciliğe (balıkçılığa) ve hayvancılığa dayanarak gelişmiştir.

Eski İstanbul’da Ticaretin Canlanması

İstanbul’un güvenli bir konuma sahip olduğunu İstanbul’un Kuruluşu adlı yazımda aktarmıştım. Kısa bir sürede de son derece zengin bir şehir devleti haline geldiği aktarılır. Bunun temel nedeni ise değişen ve gelişen dönemin dünyasında, Karadeniz ile Ege Denizi arasında hızla temel geçiş noktası haline gelmesidir.Eski İstanbul’da Ticaret, Tarım, Balıkçılık ve Hayvancılık

Byzantion Halkı Neden Tarıma Yönelmedi?

Yine Byzantion’un kuruluşu adlı yazımızda belirttiğimiz gibi Byzantium’un toprakları da son derece verimlidir. Kentin iklimi ile uyumlu olarak ekilen tüm tarım ürünlerinden iyi mahsul elde ediliyordu. Ancak tarlaların tarım için uygun olması, tek başına yeterli olmamıştır. Şöyle ki; yağmadan korkan Byzantion halkı, çok fazla tarımcılık faaliyetlerine yönelmemiştir. Çünkü o dönem güçlü bir ordusu olmayan kadim şehir devletinin, bugünkü surları da yoktu.

Eski İstanbul’da Denizcilik

Byzantion ya da diğer adı ile Byzantium, Anadolu ile Trakya arasında geçişlerin artması ve bölge ticaretinin gelişmesiyle daha da önem kazanır. Bir iç liman olarak görev yapan Haliç, tüm gemiler için bir sığınma ve dinlenme noktası olur. Bilindiği üzere Haliç (Golden Horn), bu özelliğini yüzyıllar boyunca sürdürmüştür: Hem Roma İmparatorluğu döneminde hem Osmanlı İmparatorluğu devrinde…

Kısacası denizcilik, İstanbul için önem kazanmaya daha o dönemden başlamıştır.

Bereketli Balıkçılık

Byzantion ilk kurulduğunda temel geçim ve besin kaynağı balıkçılık olmuştur. Bilhassa Boğaz yoluyla Karadeniz’den Akdeniz’e inen palamut balıkları, dönemin sikkelerinde bile resmedilmişlerdi. Bazı tarihçilere göre Marmara Denizi o kadar verimlidir ki balıkçılık yapmak için alet edevata gerek yoktur, palamutlar elle bile tutulur!

Byzantium Hayvancılığı Sikkelerde

Hayvancılık ile fikirlere de yine dönemin sikkelerinden ulaşılıyor. İlk dönem gümüş sikkelerde “sığır” figürlerine rastlanması, sığır besiciliği yapıldığını ve bu hayvanların günlük yaşamda önemli bir yere sahip olduğunu göstermektedir.

Stratejik bir konuma sahip olan Byzantium kent devleti, yine Tarım ve Bereket Tanrıçası Demeter’i elinde Bereket Boynuzu ile sikkelerine basmıştır.

Özetle tarihte İstanbullular önce balıkçılık ve hayvancılıkla, ilerleyen yıllarda da ise tarım ve ticaretle geçimlerini sağlamışlardır.

Kaynak:www.tarihiistanbul.com, www.istanbul.net.tr

Son Güncelleme: 23.06.2019 16:04
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.